![]() |
|
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Eşkiya Belgeleri Eşkiya belgeleri hakkında genel bilgiler |
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Member
![]() Üyelik tarihi: Jan 2009
Nerden: BURSA
Mesajlar: 44
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
Dostlarım,
BUYRUN SİZLERE VOYVODA VILÇAN'dan BİR KESİT Kırcalılar, bulanık bir sel gibi iniyorlardı Bakıcı’lardan düzlüğe. İnce, çetesiyle birlikte en önde gidiyordu. Ardından, vahşi çığlıklar atarak, kana susamış kurtlar gibi uluyarak, azgın atlarının üzerinde karmakarışık diziler halinde, Sivri Bölükbaşı’nın, Ederhanoğlu’nun, Deli Kadir’in ve başka reislerin Kırcalıları geliyordu. Bu kadar çeşitli tipte insana her zaman rastlanmazdı: Anadolu Türkleri, Zeybekler, Kürtler, Dağlılar, Kapısızlar… İpten kazıktan kurtulmuş, korkunç ve iğrenç suratlı kişiler hep bir aradaydı. Bazılarının üzerinde yer yer çıplak atlarını örtemeyen paçavralar, bazılarında ise altın, sim ve kordonlarla ağırlaşmış zengin giysiler vardı. Her birinde bir kama, belinden sarkan bir piştov, ayrıca savaşta değilde cana kıymada kullanılacak silahlar bulunuyordu: eskiden taşınan, ucu satıra benzer kargılar, demir çengeller, daha bir sürü silah, kısa ve uzun baltalar. Bu çete düzlüğe inerken ardında öylesine bir toz bulutu kaldırıyordu ki, uzaktan bakan, bir fırtına patlayacakmış sanırdı. Oysa, ilkbaharın yeni tomurcuklanmaya başladığı su mevsimde hava pek sakindi. Kuzeyde balkan dağlarının, güneşin ışıkları altında sakin ve sessiz uzanan mavimtırak zinciri yükseliyordu. Ama insan durup da uzaklara bakacak olursa, ormanın şurasında burasında zaman zaman alevler çıktığını ve incecik bir duman bulutu bırakarak hemen söndüğünü görebilirdi. Bunlar, milislerin ve geçit bekçilerinin köylülere, kırcalıların gelmekte olduğunu ve kaçmalarını bildiren işaretleriydi. Ama İnce, henüz bir köye saldırma işaretini vermiş değildi. Beyaz atına binmiş, çetesinin biraz önünde ilerliyordu. Sanılırdı ki, gözleri, çevresindeki hüzünlü görünüme henüz açılmış. Kırlar bomboştu: bir tek sürü, tek bir çıngırak sesi yoktu. Epeyce uzun bir süreden beri sürülmemiş olan tarlaları böğürtlenler ve yabani otlar kaplamış, yolları da ot bürümüştü. Bir kuş sesi bile duyulmuyordu. Güçlü atının üzerinde, İnce, düşünceli bir tavırla başını eğdi. Akşama doğru, ardından gelen çığlıklar onu dönmeye zorladı. Kırcalıların acelesini ve sabırsızlığını sezdi, bakışlarındaki ateşi ve yüzlerindeki yırtıcı ifadeyi gördü. O zaman, karşıya bir göz atınca, anladı. Çetesinin karşısında, pek uzak olmayan bir yerde büyük bir köy görünüyordu, burası Urum Yeniköyüydü. Ama bu, İnce’nin adamlarıyla geçtiği öbur köylere hiç benzemiyordu, çünkü evleri bahçeli, güzel ve bembeyazdı, kilisesinin kubbesi üzerinde bir haç, alevlerin ışığında parlıyordu. Bu köy iki üç tüfek atımı uzaklıkta olmasına rağmen, belliydi ki, köylülerin hiçbiri henüz kırcalıların geldiğini fark etmemişti. İnce, adamlarına durmalarını işaret ettikten sonra tek başına ilerledi ve uzun süre köyden yana baktı. Alnındaki çizgilerin derinleştiğini görünce kırcalılar sandılar ki, reisleri saldırı planını tasarlıyor ve güçlükle zapt edebildikleri atlarının üzerinde onlarda sabırsızlandılar. Ne var ki, İnce döndü ve arabaların çözülmesini, çadırların kurulmasını emretti, çünkü geceyi oracıkta geçireceklerdi. Atlarından eyerlerini çıkartmayı bile unutup inen kırcalılar arasında bir sessizlik oldu. Yakındaki bir tümsekte İnce’nin çadırının kurulduğunu görünceye kadar beklediler. Sonra reisleri çadıra girip de ardından çadırın perdesi inince yer yer toplanıp aralarında konuşmaya başladılar. Bu konuşmalarda en çok söz söyleyen, başkalarının ortasında ayakta duran ve arkadaşlarının, İnce’nin çadırına bakarak dinledikleri bir adamdı. Çünkü kırcalıların bütün bu konuşmalarında söz konusu olan, İnce idi. İnce’yi beğenmez olmuşlardı artık. İnce, o zamana kadar tanıyageldikleri adam olmaktan çıkmıştı! Şimdi hiç konuşmuyordu, suratsız ve çabuk parlayıveren biri olmuştu. İnce, baharın iyileşip de göğsünden aldığı ağır yara kapanmaya yüz tutunca Bakıcı’ların iki yanındaki köylere tellallar salındı ve her kimin iyi bir atı ve iyi bir yatağanı varsa, İnce’ye katılması halka duyuruldu. Bu haber kırcalıların da kulağına gitti. Dört bir yandan Bakıcılara koştular ve bir kaç gün içinde İnce’nin çadırını kurmuş olduğu, Yedipınar yakınındaki düzlük çayırda geniş bir kamp ortaya çıkıverdi. Bütün bu yeni gelenler bir an önce İnce’nin nasıl olduğu haberini almak, onu görmek istiyorlardı. Ama İnce’nin çadırı Karaköylü’nün emrindeki dağlılarla çevriliydi ve kimse içeriye giremezdi. Oysa, işte bugün de bu adamlar çadırı bekliyor ve henüz hiç kimse İnce’nin şu saatte ne düşündüğünü, neler tasarladığını bilemiyor. Kırcalılar hala gevezelik ederken gece inip meydana getirdikleri grupları karanlığa boğdu. Ama işte, karanlıkların içinde büyük ateşler yakılmış dı: kırcalı grupları Urum Yeniköy’lülerin dikkatini çekebilecek en ufak bir gürültü çıkarmamaya dikkat ederek dağıldılar. Çevrelerini saran orman, karanlığı daha da koyulaştırıyor, onları gizliyordu. Gene de alevlerin ışığında, büyümüş, incelmiş, kara gölgeleri görmek, şurada burada bir silah şakırtısı veya bir at kişnemesi duymak mümkündü. Sanki yıldızların korkuyla titreştikleri gökyüzünün karanlık kubbesi, konak yerinin üzerine çökmüştü. * Bu arada İnce, çadırına kapanmış ve birkaç günden beri yaptığı gibi, kendisini koyun postu örtülü yatağına atmış, düşüncelere dalmıştı. On altı yıl öncesine götürüyordu düşünceleri onu. Jeruna önlerinde Kara Feyiz’e katıldığı günü hatırlıyordu. O gün kırcalılar köyün etrafını çepeçevre siper kazılı bulmuşlar ve tüfeklerinin kurşunları onları geriye, kırlara doğru çekilmeye zorlamıştı; orada Kara Feyiz öfkeli ve karanlık bakışlarla çorbacıların servet dolup taşan evlerini gözlemekteydi. Ne yapacağını bir türlü kestiremiyordu, çünkü bu köye zorla girmesi imkânsız olduğu gibi, oradan ayrılmaya da bir türlü gönlü razı gelmiyordu. İşte o sırada İnce, ateşli atlara binmiş gözü pek üç yüz adamının başında çıkageldi. Genç Reis, bir kara Feyiz’e, bir köye baktı, gülümsedi ve hiç düşünmeden, çetesinin başında, düşman siperlerine doğru atıldı. Ağır tüfeklerin gürlediği duyuldu, namluların duman kustuğu görüldü; kırcalılar ise atlarını dörtnala kaldırmış, savaş çığlıkları atarak piştovlarını ateşliyorlardı. İnce, tam üç kez bir toz bulutu altında yeri döven nal sesleri izinde, siper boyu gidip geldi. Sonunda yorgun, gözleri pırıl pırıl, Kara Feyiz’in yanına döndü, tekrar gülümsedi ve arkasına bir göz attı. Görünüşte, sis gibi yükselen toz bulutu altında yatan kırcalı cesetlerine ve deli gibi donup duran binicisiz atlara bakılırsa, böylesine yaman bir saldırı büsbütün gereksiz gibi geliyordu. Ama tüfekler birdenbire susmuştu ve köy, sanki taş kesilmiş gibi sessizdi. İnce: - Eh, öyledir, dedi. Dalı silkelemeyen elmayı yiyemez. Akşama doğru İnce’ye kırcalıların Postol’un değirmeninde yakaladıkları bir değirmenciyi getirdiler; adam korkudan diz çöktü ve sürünerek gelip setresinin eteklerini öptü. İnce, kendisine gerekli adamı bulduğunu anlamıştı. Ertesi gece, özellikle bu iş için seçilmiş elli kırcalı, atlarını almadan, sipere kadar bu değirmencinin öncülüğünde gittiler ve nöbetçileri habersizce avlayıp öldürdüler. Doğuda, ormanın içinde ağaçların kapkara tepeleri şafağın ilk ışıklarıyla kızarırken İnce, adamlarıyla birlikte, açılan gedikten girdi, Kara Feyiz de ardından. Kırcalılarn ateşli atlarının nalları sokak taşlarında şakırdıyordu. Ata binmiş, yatağanı elinde bir kırcalıya kim karşı koyabilirdi ki? Siperi savunan adamlar gafil avlanmışlardı; tüfeklerini bir kez ateşledilerse de hemen cesaretlerini yitirip, vazgeçtiler. Ne yapacaklarını bir türlü kestiremiyorlar, kaçmak mı, yoksa karılarıyla çocuklarının bulunduğu evlerine dönmek mi gerektiğine karar veremiyorlardı. Kırcalılar koyunlara saldıran kurtlar gibi üzerlerine saldırdılar ve ellerine geçeni kılıçtan geçirdiler. Tepelere kaçıp canlarını kurtaranların attıkları son kurşunlar da susunca, doğan günün ilk ışıkları cümle kapılı, yüksek duvarlı bahçeleri bir ganimet gibi ortaya çıkardı. Atlarını orada bırakarak kırcalılar bu evleri yağmaya koştular. Keskin kadın çığlıkları ve çocuk ağlamaları sonsuz bir acı haykırışı gibi, göklere yükseldi. Çok geçmeden, ötede beride ateşe verilen evlerden havaya doğru, doğan güneşin ışıklarını karartan kalın ve kapkara bir duman bulutu yükseldi. İnce, yağmayı ötekilere bıraktı. Ne yapacaktı ki bu malları? Köyde, yukarıda, Bonco’nun hanında İnce yedi içti. Bütün fıçıları delmişlerdi ve şarap oluk oluk akıyordu. İnce, öyle istemişti. Korkudan benzi uçmuş kadınlar ona hizmet ediyorlar, genç kızlar titrek elleriyle bardağına şarap dolduruyorlar. Bu arada çevrede, her yanda yangının alevleri dalgalanıyor, kadınlarla çocukların çığlıkları duyuluyor, kan, yüksek duvarları ve evlerin ağır kapılarını kızıla boyuyordu. Şimdi biraz daha neşelenmesine rağmen İnce, memnun edilmesi pek güç bir efendiydi gene de. Şöyle bir giysilerine bakıp da onların kan içinde ve parça parça olduğunu görünce çabuk kendisine yeni elbiseler dikecek bir terzi bulmalarını emretti. İnce’nin isteklerine karşı gelinir mi hiç? Hemen bir terzi bulundu, adamı getirdiler, adam titrek elleriyle İnce’nin önüne bir yünlü kumaşı yaydı, ölçtü ve biçmeye koyuldu. İnce: - Söyle bakalım ahbap, dedi, söyle bakalım Goco, hangi mahallede oturuyorsun sen? Evin nerede, bileyim de bari köyde hiç olmazsa, bir tek ev ayakta kalsın. - Ben tepede otururum efendimiz. Evim karşı sırttadır. İnce, gösterilen yere bakınca kahkahayı bastı. Çünkü bütün köy alevler içindeyken hangi ev, hangi mahalle ayakta kalabilirdi? Derken aşağıdan, yangın dumanının karanlık gölgesi vuran bir sokaktan bir genç kız belirdi. Pek az insanın canını kurtarabildiği bir köyde bu kız nereden gelebilirdi ki? Sağdan soldan kırcalılların saldırısına uğrayan genç kız, tiz bir çığlık attı ve sonra İnce’yi görünce, kollarını uzatıp hana doğru atıldı. İnce doğruldu, kaşlarını çattı ve kolunu kaldırdı, bu hareket kırcalıları derhal durdurdu, adeta oldukları yere çiviledi. Çok geçmeden, elinde olmayan bir hareketle İnce, handan iniyordu; çünkü bu güzel, uzun boylu, ince yapılı kızın yüzünü görmüştü. Gerçeği söylemek gerekirse, İnce’nin hayatında pek çok kadın vardı. Ama hayatı az önce bir pamuk ipliğine bağlı bulunan bu kız, onun karşısına nasıl oluyor da bu kadar sakin bir yüzle çıkıyordu. Neden kestane rengi gözleri İnce’yi hem neşeli, hem de düşünceli bir bakışla seyrediyordu? Anası, babası, bütün yakınları belki de boğazlanmışlardı. Gene de bu kızın bakışında ne korku, ne de kin okunuyordu. İnce o kadar şaşırmıştı ki, terziyi ve ona verdiği emirleri unutarak genç kızın elinden tutup atını bıraktığı ve kendi çetecilerinin bulunduğu yere götürdü. İnce, Pavuna ile işte böyle tanıştı. Kılıcından pek çok insan geçmiş ve pek çok kadın, sevgisinin kararsızlığına kurban gitmişti, adlarını ve yüzlerini bile hatırlamıyordu şimdi. Pavuna içinde böyle olacak herhalde diye düşünüyordu. Ama bu genç kızın gülüşü ve bakışındaki ifade, ruhunun derinliklerine kadar işleyiverdi. Pavuna yasa karşısında da, gelenekler karşısında da, karısı oldu. İster yaya, ister atlı, hep yanındaydı; nereye gitse ardından gidiyor, peşinden ayrılmıyordu. O yanında olunca ince kendisini daha güçlü hissediyor ve onun varlığı, kolunun gücünü arttırıyordu. O zamanlar İnce gençti. Kendi canına hiç önem vermiyor, ölümden de korkmuyordu. İyiyi kötüden ayırdetmeye hiçbir vakit önem vermemiş, neyin günah olup neyin olmadığını araştırmak hiç aklından geçmemişti. Mezarlar ve kül yığınları, işte atının ayakları ardında bıraktığı şeyler. Sadece adı bile herkeste korku ve dehşet yaratıyordu. Sonunda gücünün sonsuz olduğuna ve iradesinin mutlak olduğuna kendi de inandı. Bundan sonra da dünya da dostmuş, düşmanmış, hiç kimseyi ayırdetmeden, açgözlülükle, yağmadan aslan payını almaya başladı. Hain, laf dinlemez olmuştu ve kimsenin kendisine bir şey söylemesine tahammül edemiyordu. Onunla boy ölçüşmeye kalkışan kim olursa olsun, ya kurşununa, ya kamasına kurban gidiyordu, öyle ki, sonunda herkesin, kendi yoldaşlarının bile düşmanlığını kazandı. Bir gün kendisini ölümden defalarca kurtarmış olan ve İnce’nin çetesinde en yüksek yeri tutan Barutçu Siyaro’ya bile el kaldırdı. Evet, İnce bu adama kırbacıyla vurup yüzünü gözünü kan içinde bırakmaktan çekinmedi. En büyük felaket, iste o sırada oldu. Gene böyle, mevsim bahardı ve gene şu Urum Yeniköy’de bulunuyorlardı. Ama gün, hiç de uğurlu bir gün değildi. Hava kapalıydı ve uzaklarda karanlık bir duman, dağın yamaçlarından tırmanıyordu. Kara kuzgun sürüleri korkunç gaklamalarıyla yırttıkları havayı karartarak yükseliyorlardı. İnce, çetesinin bütün adamları gibi, ata binmişti. Birkaç kez borularla davullar kulakları sağır edercesine çalınmış, sonra her şey yeniden sessizliğe gömülmüştü. İnce, Pavuna’yı bekliyor, o da gecikiyordu. Kafayı da çekmiş olduğundan, fena öfkelendi. Geri dönüp atını Pavuna’nın bulunduğu eve doğru sürdü. Ağır ağır ilerliyordu ama öylesine kızgındı ki, kendini kaybetmişti. Pavuna atına binmişti bile, ve çocuğunu, ki bu aynı zamanda İnce’nin de çocuğu idi, kundaklamış, sarıp sarmalamış, kucağına alıyordu. Ama İnce bir atılışta bebeği kaptı. Öfkeden deliye dönmüş bir halde: - Bir hayduda çocuk ne gerek? Diye bağırarak bir eliyle çocuğu havada savururken, ötekiyle de yatağanını indirdi. Sonra ne olup bittiğini kimse göremedi. İnce, karısının bindiği atın dizgininden yakalayarak onu peşinden sürükledi. Bütün çete zurnalarla davulların, Pavuna’nın hıçkırıkları arasında yakınmalarını ve söylediklerini boğan gümbürtüsü içinde, deli gibi koşarak yola koyuldu. Kadının ancak ak-pak yüzünden akan gözyaşları görünüyordu. Pavuna bir süre, gölge gibi sessiz İnce’nin peşinde gezdi. Sonra ortadan kayboldu ve İnce bütün çabalarına rağmen, hiçbir zaman onun izini bulamadı. Yalnız Pavuna’nın, çoktandır kendisinden ayrılıp dağlarda dolaşan Barutçu Siyaro’nun akrabası olduğunu biliyordu. Bunun için de içini büyük bir öfke kaplıyordu. Eskisinden de vahşi oldu, gerçi eskiden de acıma nedir bilmezdi ama, Pavuna’nın bakışları karşısında parlamaz olduğu günden beri yüreği taş kesilmişti. Öldürdüklerinin kemikleri bir yere yığılsaydı dağ olurdu ve kanları da dere gibi akardı. Bu korkunç ve kanlı kâbus içinde aklını yitirdiğini sanabilirdi. Böylece on altı yıldan fazla bir zaman geçmiş, İnce’nin kolu gene de adam öldürmekten bıkıp usanmamıştı. Sonra pek çok olaylar, pek çok kötülükler geçti, hepsini unuttu ve zaten hatırlamak da istemedi. Ama yeni bir olay, belleğine derin bir şekilde kazılmıştı. Bir gün başka birçok köyün akıbetine uğrayan bir köyü yakıp kana boyamıştı. Sokaklar ceset doluydu, henüz akan kanların dumanı tütmekteydi. Derken, kadın, erkek ve çocuk cesetlerinin meydana getirdiği kocaman yığın içinden bir papaz doğruldu. Yüzü kan içindeydi ve açık bağrında kocaman bir yara görünüyordu. Kor gibi yanan gözleri, ölüler arasına gidip de sonradan dirilmiş birinin gözleri gibi sabit bakışlarla çevresini süzüyordu. Can çekişen adam kolunu İnce’ye doğru kaldırarak bağırdı: -Allah belanı versin! Seni Tanrı da, bütün ermişler de lanetlesin! Demir de Taş da çürüyüp toprak olsunlar sen olmayasın! Kabil gibi yeryüzünde titreyerek ve soluyarak sürünüp durasın! Gehazi’nin cüzzamını ve Yehuda’nın ipini miras alasın! Lanet! Lanet! Lanet! Boğazına saplanan bir kama, ihtiyar papazın sesini bütün bütün kesti. Ama şimdi İnce’nin gözleri önünden, onun kanlı yüzü bir türlü gitmiyor ve bakışının yakıcılığını hala duyuyordu. Sözleri bıçak gibi bağrına saplanıyor ve lanetleri hala kulaklarında çınlıyordu. Ayni gün İnce ile çetesi dağda dik bir patikadan iniyorlardı. İnce ilk olarak başını eğiyor, düşünceli gözüküyordu. Birdenbire karşılarındaki tepeden bir silah patladı. İnce sallandı ve atından düştü. Kırcalılar ileri atıldılar. Ama silahın atıldığı yerle aralarında derin bir uçurum vardı. Karşılarında küçük bir çete gördüler, içinde Barutçu Siyaro’yu tanıdılar, ama onu ele geçiremediler. İşte yatağına uzanmış İnce’nin aklından geçen bunlardı. Göğsündeki yara kapanınca bu düşüncelerin de kaybolacağını, o zaman Pavuna’yı da, ondan olan çocuğu da, her şeyi unutacağını ve yüreğinin kapanacağını, kolunun güçleneceğini ummuştu. Gel gör ki, bugün bile bu düşünceler yüreğini kıskaçla sıkıştırır gibi eziyor, dışarıda kırcalılar ise kendilerini vuruşmaya götürmesini bekliyorlardı. * Ertesi sabah İnce’nin çıkardığı tellallar şöyle bağırıyorlardı: “İnce’nin sözlerini dinleyiniz: onunla birlikte savaşa gidenler ondan başka kimseyi dinlemesinler. İnce, iradesine boyun eğmeyenlere insafsız davranacak. Başını kurtarmak isteyen bunu iyi bellesin!” Kırcalılar bakıştılar, uzun bıyıklarını çekiştirdiler ve düşünmeye koyuldular. Bu bildiri ne anlam taşıyordu acaba? Aralarından biri eliyle şöyle bir hareket yaparak dedi ki: - İnce yapacağını iyi bilir. Yapsın bakalım. Hepsi, reislerinin sözlerini, İnce böylesine bir itaat ve boyun eğme istediğine göre, hazırladığı darbenin müthiş bir şey olacağı şeklinde yorumladılar. Daha iyi diye düşündüler, çünkü kan dökme ne kadar çok olursa yağma da o kadar büyük olur. Birkaç dakika önce başkaldırmaya hazır olan bu adamlar, yeniden İnce’ye tam bir güvenle bağlandılar ve konak yerini sevinç çığlıklarıyla titrettiler. O sırada İnce, çadırının kurulmuş olduğu köşeden belirmişti. Tıpkı kıyıya vuran dalgalar gibi, kırcalılar her yandan, aralarına girmiş bulunan reislerine doğru koştular. İnce, çevik ve canlı adımlarla ve adamlarının pekiyi tanıdığı o yırtıcı hayvan yürüyüşüyle ilerledi ve bir an durup çevresine göz attı. Altın işlemeli mavi yeniçeri cepkeni al şalvarıyla pek yakışıklı, pek heybetliydi. Ama artık başında yumuşak kıvrımlı beyaz sarık yoktu; onun yerine, yüksek bir samur kalpak giymiş, onu kaşının üstüne eğmiş, üzerine de tavus tüyünden bir sorguç iliştirmişti. Eli yatağanı üzerinde İnce, kırcalıların meydana getirdiği iki canlı duvar arasından geçti. Mağrur yürüyüşü ve yakışıklı görünüşü bütün bu adamların yüreğini alevlendirdi, bir saniye sonra reislerinin ata atlayacağını ve kendilerini saldırıya kaldıracağını düşündüler. O zaman en ön sırada olanlar geniş sarıklı başlarını eğip yerlere kadar eğilerek selam verirken arka sıralarda olanlar birbirleri üzerine yığılıp yatağanların kabzasını kavrıyor ve “Yaşa!” diye bağırıyorlardı, şuradan buradan silah sesleri geliyordu. İnce’nin atını getirdiler, bindi. Emir beklemeden (çünkü emir verme onların aralarında adet değildi) kırcalılar da atlarına atladılar. Reislerinin, beyaz aygırı titreyerek kuyruğunu yere kadar sarkıtınca, İnce kolunu kaldırdı ve bütün çete sessizleşiverdi. Hepsi kolun Urum Yeniköy yönünü işaret etmesini bekliyordu. Ne var ki, İnce, ters yönü işaret ederek adamlarına geri dönüp peşinden gelmelerini emretmişti. Kırcalılar sanki yıldırımla vurulmuşa döndüler, gözlerine inanamadılar. İnce’ye baktılar, reislerinin alnını yukarıdan aşağıya kesen derin çizgili yüzünden korktular. Kendine güven dolu İnce, daha fazla gecikmeden yola koyuldu. Ardından bir kargı ormanı sallanıyordu, ama kırcalılar peşinden gitmediler ve bir an durup sessiz sessiz bakıştılar, sonra çakalların vahşi uluması gibi korkunç bir gürültü koptu. Her yandan kırcalılar Sivri Bölükbaşı’nın yanına koşuyorlar, kendilerini Urum Yeniköy’e götürmesini yalvarıyor haykırışıyorlardı. Sivri Bölükbaşı, Anadolu’lu bir devdi, bir meşe kütüğü gibi, etrafında toplanan, kendisini sıkıştıran kırcalılara tepeden bakıyordu. Kaşlarını çatmış düşünüyor, İnce’nin böyle davranması için ne sebep olduğunu kendisi de kestiremiyordu, ama onunla ilişkilerini bu kadar kolay koparmaya da bir türlü cesaret edemiyordu. İnce’nin peşinden gitmeye karar vererek sorunu çözdü. İşareti üzerine davul ve zurnalar çalmaya başladı, vahşi sesleri, kırcalıların mırıltılarını boğarken, çete hareket etti. Çok geçmeden atların nal sesleri duyulmaz oldu. Yalnız davulların uzaktan gelen gürültüsü ve kalkan toz bulutları kırcalıların buraya kadar gelmek için geçtikleri yoldan geri dönmekte olduklarını belirtiyordu. Ormanın orta yerindeki düzlük bomboş kalmıştı; birdenbire, ne çocuk, ne de büyük olan kısacık biri beliriverdi. Kamburdu, kafası omuzlarının arasına gömülmüştü ve kolları, maymun kolu gibi, ölçüsüz derecede uzundu. Çekingen çekingen, tavşan adımlarıyla, düzlüğün orta yerine kadar ilerledi, sonra durup kulak kabarttı: kırcalılar uzaklaşmışlardı. İçi rahatlamıştı, yere eğilerek etrafı araştırmaya, şunu bunu buldukça alıp incelemeye, sonra ya gene yere, ya da elindeki torbaya atmaya başladı. Bir yere gelince gözü, kocaman bir şeye takıldı: bir tüfekti bu. Çocuk bir an taş kesildi sanki. Sonra tüfeği yakalayarak hızla kolunun altına sıkıştırıp ormana daldı. Başlangıçta kırcalıların geldiğinin hiç farkına varmamış olan Urum Yeniköylüler ise, gece tehlikeyi sezer sezmez ormanlara kaçıştılar. Daha sonra, geçit bekçileri kırcalıların geri döndüğünü onlara haber verdiyse de, kimse bu yeni habere inanmak istemedi. Önce erkekler, çekine çekine, köye döndüler, alanlarda çorbacıların en zenginleri, katırlarına binmiş, çevreyi gözlüyorlardı. Yanlarında silahlı bekçiler gidip geliyordu, bir de küçük geçit bekçileri ve milis kuvveti birliği geçti; bunlardan birkaçı tüfekliydi, ama çoğunun ince ve sivri uçlu kılıçları vardı. Bu birliğin önderi, başına, ardından bir tilkikuyruğu sarkan bir kürk kalpak giymişti. Adamları kaşlarını çatıyor ve savaşçı bir tavır takınıyorlardı, hâlbuki aynı günün sabahı, kırcalılar görünür görünmez tabanları yağlamaya karar vermişlerdi. Bekçilerin atları gidip gelmekten yorgun düşünce ürkek çorbacılar da sonunda kırcalıların gerçekten gitmiş olduklarına inanıp karılarıyla çocuklarının da köye girmesine izin verdiler, sokaklar bu kalabalıkla ve arabalarla, hayvan sürüleriyle doldu. Birdenbire, vadiden, derenin aktığı yerden bir tüfek patladı. Hava durgundu ve dupduru havada bu silah sesi uzun uzun, korkunç bir gürültüyle yankılandı. Adamlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı ki, aynı yerden ikinci bir silah daha atıldı. Kadınlar çığlıklar atarak geri döndüler. Adamların aralarından en yüreklileri onların yatıştırıncaya ve köye getirinceye kadar akla karayı seçtiler: “Korkmayın, namuslu kişiler!” diye sesleniyorlardı. “Bir şey değildir. Kırcalılar değil bunlar. Avcılardır.” Kadınlar döndü, ama kimse evine girmeye cesaret edemiyordu. Arabalar, öylece dolu duruyor, hiç kimse dokunmuyordu, hayvanlar alanlara dağılmıştı, kadınlar ise kapı eşiklerine birikmiş, çene çalıyor, erkekler köyün giriş yerlerinde toplanmış, gözcülük ediyorlardı. Akşama doğru, köye yönelmiş bir domuz sürüsü gördüler. Bu görüntü köylüleri eğlendirdi, çünkü domuz çobanının, anlaşılan köy halkının kaçtığını hiç fark etmeden, hayvanlarını her zamanki gibi otlağa çıkartmış olması, onları pek şaşırtmıştı. İçlerinden biri: -Durun! diye bağırdı. Bize en doğru bilgiyi verebilecek olan kamburdur. Kırcalıları mutlaka görmüştür o. Köylüler domuz çobanını karşılamaya çıktılar ve çevresine halka oldular. Bu, aynı günün sabahı, ormanda tüfeği bulmuş olan kamburdu. Bu çocuk, bilinen, kırcalıların geri döndükleri haberini doğruladı. -İyi ama, neden döndüler geri? -Ne bileyim ben? Uzaktaydım. Bildiğim bir şey varsa, bağırarak kavga ediyorlardı. İçlerinden biri sordu: -Ya derenin oradan silahı atan kim? Kambur cevap vermedi, ama gözleri parladı. Gururla köylüleri süzdü ve onların kendisine baktıklarını sezince, şaşırtmak için, gocuğunun altındaki tüfeği çıkarıp onlara gösterdi. -Kim mi attı? Eh, ben attım işte. Tüfeğime bakın, benimdir o. Elinde, ortasından ikiye bölünmüş bir silaha benzeyen kısa bir tüfek tutuyordu. Ve bu tüfek, ne kadar eski ve ne kadar paslı olursa olsun, gene de sağlamdı, kunttu. -Eee, söyle bakalım Nayiden, nereden senin oluyor bu tüfek? -Göstersene azıcık, satar mısın? - Yok, yok, sen onu bulmamışsındır, çalmışsındır muhakkak! Cevap olarak kambur, tüfeğini sımsıkı tutuyor, biri onu elinden almaya kalkışacak olursa kendisini dişiyle tırnağıyla savunmaya hazır, bekliyordu. Sonunda, silahını elinden almıyacakları kanısına varınca, onu gocuğunun altında güvenliğe alınca, yüzünde geniş bir gülümsemeyle dedi ki: -A, yok, bulmadım ben tüfeği. Bir kırcalı öldürdüm de aldım elinden... Bu sözler köylülerin pek hoşuna gitti, kalabalıkları niteleyen, o korkudan eğlenceye hemen geçiveriş yeteneği ile, şakalaşmaya başladılar. Bazıları kamburun tüfeğini almak istiyordu. Kadınlar, kendilerini korkutanın o olduğunu anlayarak, bedduaya başladılar. Büyüklerin arasına karışmış olan bacaksızlar, çocuğun kamburunu yakalıyorlardı. Ama en büyük merak kaynağı, tüfeğiydi. Silahı kolunun altında sıkı sıkı tutuyordu, sonunda kalabalıktan sıvışıp henüz kimse peşine düşmeye vakit bulamadan, var gücüyle kaçmaya başladı. Köylüler gülüyorlardı: -Sakatlığına bakmadan etmediğini bırakmaz kerata. Sakatlığı zaten Tanrı’nın onu bir bakıma onu cezalandırması değil mi? Tanrı’nın vücuduna ceza damgasını vurduğu kişiden kendimizi koruyalım! -Ama bakalım doğduğunda böyle sakat mıydı? -Yok canım! dediklerine bakılırsa doğuştan kambur değilmiş. Küçük yaşındayken pek fena bir şekilde düşmüş, ölmemiş ama bu kazadan sonra sakat kalmış böyle. -Kuzum Stanka, söylesene bana, Kalmuk Yana’nın oğlumu dur, torunu mudur bu? -Öylesine yalancı karının sözüne inanılır mı hiç? Bir gün oğlum der, ertesi gün torunum. Bazılarına da on beş yıl önce, herkes kırcalılardan kaçışırken, onu kargaşalıkta bulduğunu anlatır. Şu katillerin hepsi gebersin inşallah! Senin anlayacağın, kadın çocuğu bulmuş da onun için Nayiden (1) adını takmış. (1)Nayiden Buluntu demek. Kambur anası Kalmuk Yana’nın evine gitti, kadın kapının eşiğinde oturuyordu. İhtiyar karı, köylülerin köyden kaçtıklarını ne duymuş ne de görmüştü. Kambur, sağır biriyle konuşanların yaptıkları gibi onun başı üzerine eğilerek: -Bana ekmek ver! diye bağırdı. İhtiyar, sakin sakin ve alçak sesle: -Ekmek mi? dedi. Ekmek nerede? Olsaydı kendim yerdim! Git de çorbacılardan iste ekmek, onların sürüsünü bekliyorsun... Kambur suratını asıp eve girdi. Sonra yeniden sokağa fırladı ve birden bire neşeli ve gülünç bir tavır takınarak tüfeğini kaptığı gibi ihtiyar kadına çevirip bağırdı: -Öyle demek! Şimdi vuracağım seni! Bu sözler ihtiyar kadını titretti, kamburun şaka ettiğini biliyordu, ama bir tek kelimenin, bir tek hareketin onu kızdırıp tetiği çektireceğini de pekâlâ sezmekteydi. Kambur gülerek haykırdı: -Seni öldüreceğim. Rahat dur, kımıldama! İhtiyar kadını dilediği gibi korkutup eğlendikten sonra kambur, kenara çekilip bir duvarın dibine çömelerek evde bulduğu kuru ekmekleri gevelemeye koyuldu. O zaman Yana ana kalktı, kamburun tuhaflıklarını unutmuş gibi esnedi, gerindi. Ama çocuğun yanından geçerken üzerine atılıp omuzlarından yakalayarak şiddetle sarstı: -Ya, öyle mi? Beni korkutmak istiyordun demek! Rezil köpek seni! Şimdi seni boğayım da gör! Ama birden bire inleyerek ellerini bırakıverdi. Kambur onu ısırmıştı. Yana ana, üzerinde diş izleri görülen ve kan akan buruşuk eline baktı. -Defol! Diye bağırdı. Bir daha da evime ayak basma! Kambur suratını buruşturarak çeşitli gülünç hareketler yaptığından, ihtiyar kadın, çaresiz, öfkesini yatıştırdı ve alçak sesle: -Haydutsun sen! Tam babanın oğlusun! dedi. Bu sözler ihtiyar kadında sanki uzak anıları uyandırmış gibi oldu, gelip gene demin oturduğu yere çöktü, kollarını kavuşturup düşünceye daldı. * İkinci defadır ki İnce, Bakıcıları aşıp Romanya’ya geçmişti. Başlangıçta peşinde olan o kalabalık çetesi yoktu artık, çünkü kırcalılar kendilerini yağma ve soyguna götürmeyen, onları istediklerini yapmakta serbest bırakmayan ve her gün yön değiştirerek yollarda sürünüp duran bu reisten usanmışlardı. Açlık, atlarının karınlarını çökertmişti ve yatağanları kınında paslanıyordu. Bir gece Sivri Bölükbaşı bütün adımlarını alarak kaçtı. Ederhanoğlu, sonra da Deli Kadir ve bütün öteki reisler onu izlediler. İnce’nin yanında Kara Kolyo ile çetesinden başka kimse kalmadı: hepsi hepsi, yağız atlara binmiş üç yüz atlı, başlarında ak bir Arap aygırına binmiş İnce. Bu kez de çepeçevre, ıssız tarlalar ortasında ölü köylerden başka bir şey görünmez oldu. Kimsecikler yoktu, ancak yer yer, son derece sefil ve alevlerin yakıp yıktığı köylerde, paçavralar içinde, açlıktan kurumuş, acıdan yanmış, boş ve bitkin bakışlarla kök kemiren tek-tük köylüye rastlamak mümkündü. Başka yanlarda da, yamaçlardaki mezarlıklarda ağlayan kadınların hıçkırıkları duyuluyordu. Ruhunun acıma duygusuyla kaplanıp yumuşadığını düşündükçe İnce, kendi kendisine müthiş kızıyordu. Ona öyle geliyordu ki, orada, kara haçlarla dolu o korkunç ormanda Pavuna, yanında yatağının böldüğü o küçük çocuğuyla yatmaktadır. Bazen de kötü bir düşü kovalamak istercesine başını sallıyordu, çünkü düşüncelerinin akışına kapılınca kendisini oğlunu tutmuş kanlı eliyle okşar ve Pavuna’yı da solgun ve güleç bir yüzle onları seyreder görüyordu. Bir gün İnce, çapa çapalayan bir grup kadın gördü. Bu kadınlar yüzlerini kara peçeler altında gizlemişlerdi ve çapalamakla değil de, gözyaşlarını ve acılarını gömmek için toprağı kazmakla uğraşıyorlar sanılırdı. İnce, onlara dostça bir iki söz söylemek istedi ve atını onlardan yana sürdü. Ama onu ve ardında kargı ormanı görür görmez kadınlar çapalarını atıp kaçmaya başladılar. Çiçek açmış bir erik ağacının altına oturmuş bir ihtiyardan başka kimse kalmamıştı ortalıkta. Adam kalktı, sopasına dayandı, bekledi. İnce, küçümser bir tavırla: -Söyle bakalım ihtiyar, niçin kaçtı bu kadınlar? diye sordu. -Ne bileyim? Korktular herhalde. Alt tarafı kadın değilmi? -Ya sen? Sen korkmadın mı? -Korkmak mı? Neden? Yoo, ben korkmadım. Zaten ihtiyarım, korkacak bir şey yok benim için. Daha doğrusu, ancak Tanrı’nın getirebileceği ölümü düşünerek Tanrı’dan korkarım ben.Ama korkmuyor görünmesine rağmen ihtiyar azıcık titriyor ve vadiye çökmüş bulunan silahlı atlı kasırgasına ürkek gözlerle bakıyordu. Bazıları attan inip hayvanları dereye sulamaya götürüyorlar, bazıları da nerede su bulabiliriz diye birbirlerine sorarak konuşuyorlardı. İhtiyar, sopasıyla bir yeri göstererek Türkçe bağırdı: -Hey! Delikanlılar! Orada bir pınar vardır, orada, yukarıda, tepenin üzerinde, kavakların yanında. Şu yola sapıp çıkabilirsiniz. İhtiyar, İnce’ye dönerek daha sakin bir sesle devam etti: -Kadınlar korktular. Kızmayın efendimiz. “Kapısızlar geliyor!” diye bağırıştılar. Onlara, ne demek istiyorsunuz, dedim, ne kapısızları? Bunların kelli-ferli kişiler olduklarını görmüyor musunuz? Bakın atlarına, hepsi yağız, hem de güzel atlar, bir tek beyaz at var içlerinde, bir tek, paşanın atı. İşte bizlerin aklımızda paşalardan kalan budur: beyaz atlara binmiş adamlar. Ama İnce, ihtiyarın söylediklerini dinlemiyordu bile. Gözlerini tepeden, kadınların kaçtıkları yerden yana çevirmişti. İhtiyar sözlerine devem etti: -Bizim köy o yandadır. Çukurova’lıyız biz. Ben Çukurova’lı Gudi babayım. Neylersin! Bizde de işler hiç iyi gitmiyor: sefalet, yoksulluk, açlık aldı yürüdü. Havayı güzel bulunca, azıcık toprağı kazıyalım da bir şeyler ekelim demiştik: soğan, fasulya gibi şeyler. Kadınlar beni de yanlarına almışlardı: “Sen de gel dedilerdi bana, bize gözcülük edersin.” Nasıl gözcülük edebilirdim acaba? Diye soruyordum kendi kendime. Ama ne de olsa köyde benden başka erkek yok, bütün delikanlılarımızı yitirdik. Kara Feyiz ile ince tepemize ineli, köyde bir tek erkek kalmadı. İnce, ihtiyara göz ucuyla bakıp gülümsedi: -İnce mi dedin? İnce’yi hiç gördün mü ihtiyar? -Nereden göreceğim, oğlum? İnce’yi görmek demek, hemen öbür dünyaya göç etmek demektir. -Peki, benim kim olduğumu biliyor musun? Beni tanıyor musun? -Nereden tanıyayım, efendimiz? Bizim dilimizi konuşuyorsun, ama ağalar içinde dilimizi konuşan çoktur. Örneğin, Sliven ayanı Tahir ağayı tanırım ben, çok iyi Bulgarca konuşurdu. Ama seni tanımıyorum. İhtiyar biraz sustuktan sonra kederli gözlerini İnce’ye dikerek: -Seni tanımıyorum. Ama bak, sana söyleyeceklerime iyice kulak ver. Gençsin, yakışıklısın, yüreklisin! Ah! Senin gibi bir efendimiz olsaydı! Sana hizmet ederdik, sana haraç verirdik. Ama sana, yalnız sana! Şimdi ise, işlerin gidişine bakılırsa... -Pekala, işler şimdi nasıl gidiyor bakalım? -Her önüne gelen bizleri boğazlayabiliyor, evlerimizi yağma edip ateşe verebiliyor. Basit kişileriz bizler, koyun gibiyiz. Bizlere bakacak birine ihtiyacımız var. Böyle birini bulsaydık, ona yünümüzü, sütümüzü seve seve verirdik, karşılığında bizi kurtlardan koruması şartıyla! Bu sözler ince’nin yüzünü bir gülümsemeyle aydınlattı, bu ilkbahar ilk kez gülüyordu. Kesesini çıkartıp içinden bir avuç altın alarak kadınların tarlada bırakmış oldukları çapaların her birinin üzerine bir tane bırakarak bunları kadınlara dağıtmasını emretti. -Kadınlar dönüşte altınları bulsunlar ve İnce’yi ansınlar, dedi. Sana gelince ihtiyar, güzel sözlerinden dolayı eksik olma, selam olsun sana da. İnce’nin elindeki sık örgülü kırbacı yılan gibi ıslık çaldı, altında ki ak atı şimşek gibi atıldı. İnce’nin şimdi onları soyguna götürdüğü düşüncesiyle ürperen ve atlarını reislerinin ardından dörtnala kaldıran kırcalılar peşinden dörtnala at sürdüler. Attan inmiş olanlar tekrar hayvanlarına atlamış, onlar da dörtnala kaldırmışlardı. Toprak nal sesleriyle inler, sarsılırken, çiçek açmış erik ağacının altında kalakalan ihtiyar, gözleriyle izliyordu. * İnce’nin adı gene bütün ağızlarda dolaşmaya, ünü dört yanı sarmaya başladı. Ama şimdi, ünü, eskisinden de büyüktü. Gerçektende İnce, kentlere köylere saldırmaktan, halkı öldürmekten, boğazlamaktan vazgeçmişti artık. Şimdi İnce, kırcalıları avlıyor ve yolları geçilmez hale getiren haydutları, soyguncuları yok ediyordu. Öfkesinin ilk kurbanı Sivri Bölükbaşı oldu; ince onu o zamana kadar bir dost saymıştı; soygundan vazgeçmesi, gerisini düşünmeden bir kenara çekilmesi için ona haberciler gönderdi. Ama Sivri Bölükbaşı cevap olarak bir kahkaha atıp İnce’nin habercilerini kovmakla yetindi. Bunun üzerine, bir atmaca gibi konak yerine saldıran İnce, atları yağma ettikleri mallarla ağırlaşmış, kaplumbağa gibi ağır hareket eder olmuş kırcalıların hepsini öldürdü ve Sivri Bölükbaşı da koltuklarına bağlanan meşalelerle diri diri yakıldı. Şimdi bütün yollar boyunca ağaçlardan, boyunlarında ip, upuzun haydut dizileri sarkıyor ve her sabah İnce’nin çadırı önünde yere haydut reislerinin başları yuvarlanıyordu. İnce’den korkanlar yalnız haydutlarla soyguncular değildi. Ayan da, sipahiler de, beyler de, kısaca nüfuz sahibi olan ve toprakları bulunan herkesin artık dizlerinin bağı çözülmüştü, reayaya (1) (1) Osmanlı idaresinde Müslüman olmayan uyruklara verilen ad. eskisi gibi baskı yapmaktan kaçınıyorlardı. Mahkemelerde İnce’nin adı bile, Türk kadılarını, kalemlerini hokkaya birkaç kez batırmaya ve uygun bir hüküm verebilmek için iyice düşünmeye zorluyordu. Bütün zayıfların, acizlerin koruyucusu olmuştu İnce. Aradan iki yıl geçti. Ormanlar ve korular haydutlardan tamamen temizlenmişti ve artık bütün yollarda serbestçe dolaşılabiliyordu. O zaman, Balkan dağlarının tepesinden, Jeruna’dan İnce, bir çorbacının kızını, Bakıcılara kadar gidip yepyeni testiler içinde, kendisine Yedipınar’dan su getirmekle görevlendirdi. Genç ve ay parçası gibi güzel olan bu kızın boynunda yedi sıra altın vardı ve arkasına da altın işlemeli zengin bir atlas entari giymişti. Kırlardan, ormanlardan yemyeşil kırlardan tek başına geçti kız, yedi gün gidip yedi günde gelerek Yedipınar’dan aldığı suyu getirdi. Hiç kimse ona el uzatmaya cesaret edememiş, saçının bir teline zarar gelmemiş, boynundaki altınlardan bir tanesi eksilmemişti. Her vardığı köyde köylüler çıkışına kadar götürmüşler ve “İnce’nin dileği yerine gelsin. Yolun açık olsun!” demişlerdi. Gülerek yola çıkan genç kız, yolunun üstünde bir tek hayduda, bir tek serseriye rastlamadan, gülerek dönmüştü. O zaman İnce, Bakıcılar’a doğru yola çıktı. Ayrıldığında kapkara ve kısır olan Trakya toprağı, şimdi olgun buğday tarlalarıyla altın sarısı kesilmişti. Köylüler iş başındaydı ve Tanrı’nın toprağa bol bol verdiği ağır buğday başakları, titreşen havada ve yer yer, çiftçi kadınların beyaz kuşlar gibi görünen akbaşlıklarının meydana getirdiği lekeler arasında, bir okyanusun dalgaları gibi dalgalanıyordu. İnce, atını bir ağaç kümesinin ardında kalan kadın grubunun yanı başında durdurdu. Türküleri açıkça işitiliyordu. İnce kulak kabarttı ve türküde kendi adının geçtiğini duyunca titredi. Evet, bütün kadınlar İnce’nin türküsünü çağırıyorlardı, on beş yirmi savaşçının başındaki genç voyvodaları (1) İnce’nin. (1) Balkanlarda derebeylere verilen ad. Ormanların ve dağların, hıçkırıkları arasında çağırdığı İnce’nin, onları haydutlardan kurtaracak olan ve zavallılara acıyan İnce’nin... Bu türkü, sessiz havada çınladı, sözleri ağır başakların tanelendiği gibi, tanelendi. İnce hep dinliyordu. Yüreğini tatlı bir sıcaklık, bir neşe kapladı. Gözünde incilenen ilk gözyaşı, atının ak yelesine düştü. * Bakıcı’lar tepesinde, Yedipınar yakınlarında İnce konakladı ve bu konak, ne Sivri Bölükbaşı’lar, ne dağlılar, ne asker kaçakları bulunmamasına rağmen, gene de geçen bahar, kurulan konaktan çok daha kalabalıktı. Şimdi delikanlıların kırlarda koşup güçlerini denemek için taşlar attıkları veya çadırların önüne oturup tüfeklerini temizledikleri görülüyordu: aksakallı voyvodalar ise bir yanda, sık kayınların gölgesine oturuyorlardı. Bu önderler arasında Uzun Nikola, Dobri voyvoda, Binbela Valko, Vılçan Voyvoda vardı. Hepsinin yüzünde, eskiden aldıkları yaraların izleri görülüyordu, saçları ağarmıştı ve bilge sözleri, önlerinde akan pınarın suyu kadar düzenli ve sakin bir ahenkle ağızlarından dökülüyordu. Dobri voyvoda, uzun çubuğunu tüttürerek: -Tepedelenli Ali Paşa, Yanya’ya hakim. Vidin’de Pazvantoğlu, Tristenik’te ise Bayraktar Mustafa. Hepsi tımar sahibi, başına buyruk. Ne diye biz de elimizin altına geleni almayalım? Kim bize karşı koyabilir, kim engel olabilir ki? Dobri voyvoda bir an sustu, sonra hiç kimsenin kendisine cevap vermeye istekli olmadığını görünce devam etti: -İnce’nin niyetini biliyorum ben ve diyebilirim ki, mükemmel düşünceleri var. Başlıca kaygısı o, Kara Feyiz’le Emin köpeklerinden kurtulmak. Bu heriflerden kurtulmayı bir başarabilse... Uzun Nikola onun sözünü kesip, elini belirli bir amacı olmadan beraber, sırf alışkanlık haline gelmiş bir hareketle, hançerinin kabzasına götürdü: -Ama nasıl? Söylesene bana, nasıl? -Acele etme, söyleyeceğim. İnce, iki Eserli sultanını, o henüz genç iki kardeşi yakalayıp çabucak işlerini bitirivermek görevini Kara Kolyo’ya verdi. Oysaki bu iki sultan, Kara Feyiz’in akrabasıdır ve onların öldürüldüğünü duyunca, bu cinayetten muhakkak Ömer Draz’ı sorumlu tutacak. O zaman da bizim iki kırcalı, köpek gibi birbirlerini boğazlarlar. Uzun, kalpağını geri itip bir kahkaha savurarak: -Şimdi anladım, dedi, şimdi anladım. Çok iyi hazırlanmış bir oyun doğrusu bu, çok iyi! Vılçan Voyvoda kaşlarını çattı, Uzun’a susmasını işaretle Dobri’ye sordu: -Ee, sonra?.. -Sonra mı? Sonrası, buraya, Bakıcılara, dört bir yandan delikanlılar gelip toplanacak, gücümüz daha da artacak. Sonra da Hoskof’un Tuna’yı geçtiğini duyunca “Tanrı’nın izniyle” deyip işe koyulacağız... İhtiyar voyvodalar elleriyle aksakallarını sıvazlıyor ve pınardan, beraberinde bir sır getiriyormuş gibi parlayarak fışkıran duru suya bakarak düşünceye dalıyorlar, yaşlı kayınların yaprakları ise ağaçların tepesinden geçen yelin soluğuyla hışırdıyordu. Bu arada İnce çadırının önünde gezinmekteydi; sonra yelin yüksek otları dalgalandırdığı, Bakıcı tepelerine çıktı. Kararan gökyüzünde, güney yönünde bir elmas gibi, iri bir yıldız parlıyordu. İnce, düşüncelerine dalmış, yürüyordu, durdu ve bakışlarını Trakya’nın uzandığı Batıda gezdirdi. O zaman tarlada çalışan kızların türküsü ve sevinç gözyaşlarıyla onu bir kral gibi karşılayan bütün insanlar geldi. Bunları andıkça yüzü aydınlandı. Ama şimdi de doğuya ve bakıcıların öte yanında uzanan yörelere doğru bakınca, bu yörenin hala soyguncularının izlerini taşıdığını ve orada hala İnce’yi lanetleyen analar olduğunu düşünerek yüreği acıyla burkuldu. O zaman Pavuna’yı ve oğlunu hatırlayan İnce, “En ağır günahım orada işlendi. Oraya gitmem gerekiyor” diye düşündü. Çadırına dönerken İnce, voyvodaların altında toplandıkları ihtiyar kayınların boyunca yürüdü. Artık yüzleri görünmez olmuştu, ancak karanlıkta ateşböcekleri gibi parıldayan çubukları görünüyordu. İnce, Uzun Nikola’nın sesini duydu, bağırıyordu: “Ülkemizin bir zamanlar kralları, efendileri vardı, gene olacaktır. Yaşasın İnce!” İ İnce bu sözleri duydu, başıyla onaylar gibi bir işaret yaptı ve kendi kendine gene: “Evet, gitmeliyim, ne pahasına olursa olsun, oraya gitmeliyim! dedi. * Yelesi rüzgarda dalgalanarak mağrur adımlarla ilerleyen ak atına binmiş İnce, adımlarıyla Bakıcı’nın öteki yamaçlarından denize doğru iniyor. Bayram günüdür bu gün, Büyük Teslis Yortusu ve Urum Yeniköy panayırıdır. İnce, mutludur ve yüreğinde en ufak bir gölge bile yoktur, çünkü nereye gittiğini bilmektedir. Ardında, ak sakallı voyvodalar güzel atlara binmiş, yan yana ilerlemektedir. Daha gerilerde ise, adamları, bayraktar Kara Kolyo ile birlikte geliyorlar. Köye yaklaşınca topluluk kilise çanlarının sesiyle karşılandı. Bir tek silah sesi, bir tek korku çığlığı duyulmadı ve bu kez kimse kaçmadı. İnce gülüyor ve yüzü sevinçle parlıyordu. Hiçbir zaman böylesine büyük, böylesine heybetli, böylesine yakışıklı olmamıştı. İhtiyar voyvodalar ak sakallarını sıvazlayarak onu seyrediyorlar ve yürekleri sevinçle, gururla dolup taşıyordu. Urum Yeniköy halkının aklına kaçmak gelmiyordu; ancak içlerinden bir kaçı, kurt deri değiştirse bile, dişlerin dökülmediğini söyleyerek silahlarını doğrultmaya veya köyü terk etmeye kalkışmıştı. O zaman, evvelce Zağra’da veya Trakya’da bulunmuş olanlar işe karıştılar ve kutsal Teslis ikonunu alıp İnce’ye karşıcı çıkmak, ona ekmekle tuz sunmak gerektiğini söylediler. Kilisede birikmiş olan bütün dindarlar bu teklifi kabul etti. Birkaçı kilisenin bayraklarını açtılar, papaz da titrek ellerine ikon ile haçı aldı. Rengârenk alay ağır ağır, ciddi ciddi, sessizlik içinde, kilisenin avlusundan İnce’nin gelmekte olduğu yöne doğru yola çıktı. Kilisenin yakınında iki kişi duruyordu: bunlar, katırlara binmiş bir erkek ile bir kadındı. Kadının arkasında tilki derisinden kısa bir palto, başında da yeşil bir başörtü vardı. Gençliğini yitirmiş olmakla beraber, hala güzeldi ve keskin profilinde bir kraliçe hali ve ifadesi vardı. Erkek, yılların ağarttığı ihtiyar bir hayduttu, ama güçlüydü, yüzü kırmızı, kalın kaşları fırça gibi dimdik, pos bıyıklıydı. Solmuş altın sırma işlenmiş kırmızı yünlüden bir ceket giymiş, omzuna büyük bir gocuk atmıştı, deri kuşağı boyunca tabancalar sallanıyordu. Erkek ile kadın kiliseden çıkanlara bakıyorlardı. Yanlarından geçen herkes, İnce’yi karşılamaya gittiğini söylüyordu. O zaman erkekle kadın bakıştılar ve gözleri yaşlarla doldu, katırlarından inip yedeklerine alarak onlar da kalabalığın peşine düştüler. Adam kalın kaşlarını çatıyor ve heyacanlı bir sesle mırıldanıyordu: -Ona diyeceğim ki: “Ben Barutçu Siyaro’yum. Tanımadın mı beni? İşte, geldim ve sana Pavuna’yı da getirdim. Halkı boğazladığın, kılıçtan geçirdiğin o günlerden sana, öldürmek kastiyle ateş etmiştim. Ama sen bugün bizim üzerimize koruyucu kanadını gerdin, baba oldun bize. Onun için yalvarırım sana, ellerini ayaklarını öpmeme izin ver. İsteğimi yerine getir de sonra bana dilediğini yap...” diyeceğim. Bu arada İnce, köye giriyordu. Acele etmek istemiyor, aksine, nedendir bilinmez, asabileşen ve sabırsızlanan atını yavaşlatmaya uğraşıyordu. Birden bire ufak-tefek biri sokağı geçip İnce’nin önünde durdu. Bu, kamburdu, İnce’ye gözlerini dikti, bakmaya başladı. Sanki bu çocuk İnce’yi, bindiği atı, sırmalı giysilerini, başındaki tavus tüyünü görünce şaşırmıştı. Bu şekilsiz ve kambur çocuğun koltuğuna sıkıştırdığı kısa tüfek gözüne ilişmemiş olsaydı, ince aldırmayıp geçecekti. Ama İnce iyimserdi. Bu gün tüfekli kişilerle uğraşmak istemiyordu canı. Neşesi yerinde olduğundan, şakalaşmak istedi. Kambura: -Buraya baksana! diye bağırdı, ver bakayım o tüfeği bana! dedi. Kamburun suratı asıldı, anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı ve kaçtı. Bu kez İnce, çocuğun gözlerini daha yakından görmüştü ve bu gözler içinde, ne olduğunu bir türlü kestiremediği duygular uyandırmıştı. Atını sürerek çocuğun peşinden gitti. Gülerek bağırdı: -Ver tüfeğini! Kambur evin avlusuna daldı. İnce hep peşinden gidiyordu. Sokakta durmuş olan voyvodalar, gülümseyerek reislerini bekliyorlardı, çünkü onun şaka ettiğini görmüşlerdi. Birden bire İnce atını çevirdi. Ama aynı anda kambur tüfeğini kaldırdı, nişan alıp tetiği çekti. Beyaz at sıçradı, İnce eyerin üzerinde kıvrandı ve yere yuvarlandı. Yanında bulunan bütün atlılar hemen yere atlayıp İnce’yi tutmaya koşarken bazıları da kamburun peşine düştüler. Önce İnceyi, avlusundan yere yıkıldığı evin sofasına taşıdılar. Elbiselerini çözdüler ve yaranın yerini bulup tımar etmeye çalıştılar. Çevrede korkunç bir kargaşalık hüküm sürüyor, kara atların kaynaştığı, yatağanların parıldadığı görülüyor, acı ve umutsuzluk dolu: “Voyvodayı öldürdüler! İnce’yi öldürdüler!” çığlıkları duyuluyordu. Kamburun yolunu kesip onu ele geçirmek için dört bir yana atlılar koşturuldu. Kilise yönünden beliren kalabalık geri döndü ve kadınların attığı tiz çığlıklar ortasında, şimdi bağrışmalar, hıçkırıklarla dolan köye dağıldı. O ana kadar evinde bulunan Yana Kalmuk sırtını duvara dayamış, kımıldamıyor, çevresindeki korkunç kargaşalığa rağmen, özellikle ihtiyarlığından ve ağır işitmesinden ileri gelen soğukkanlılığını yitirmiyordu. Ama sonunda her yandan: “İnce! İnce’yi öldürdüler!” diye bağırıldığını o da duydu. Titredi ve evinin sofasına koştu. Sıska vücudu tir tir titreyerek, çevresine kaygılı ve heyecanlı bakışlarını gezdirdiği görüldü. İnce’nin yanında bulunan voyvodalar bir an aklını yitirdiğini sanarak kapı dışarı ettiler. Bununla beraber ihtiyar kadın, sofada, sırtı duvara dayalı, yanında, kafasından düşmüş tavus tüyünden sorguçla kalpağıyla yatan İnce’yi görebilmişti. Güneş yanığı yüzünde hiçbir acı belirtisi yoktu, ama soluk soluğaydı ve çevresinde bir kan gölü meydana geliyordu. Kalabalık, evin avlusuna doluşmuştu. Kamburu getirdiler, iki voyvoda, Dobri ile Vılçan onun ellerini arkasına kıvırarak sıkı sıkı tuttular. Çevredeki kırcalılar yatağanlarını sallayarak: -Öldüren bu mu? Bu mu? Diye haykırışıyorlardı. -Durun. Onu İnce’nin karşısına götüreceğiz. Kararı o versin! Çevredeki adamlar çıktılar. Yana ana ona yaklaştı: -Oğlum, dedi, gerçekten sen İnce’mi sin? İnce sordu: -Kim bu çocuk? Senin mi? -Gerçekten sen İnce’mi sin? Tanrım, ne büyük felaket!.. İhtiyar bu sözleri güçlükle söyleyebildi, çünkü alt çenesi titriyordu. İncenin saniyelerinin sayılı olduğunu anlayarak ve acele etmek gerektiğini sezerek can çekişen adamım üzerine eğildi ve mırıldandı: -Bu çocuk senin oğlundur. Ah! Keşke o zaman almaz olaydım onu! Ölseymiş daha iyiymiş. Keşke o zaman ölseymiş... Bu sözler İnce’yi yaralayan ikinci bir kurşun oldu. Kendini geriye doğru attı. Kamburu karşısına getirdiler. İnce dikkatle çocuğa baktı. Evet, iğrenç bir yaratıktı bu, şekilsiz, kısacık boylu, peşine düşülmüş bir hayvan gibi alttan alttan bakan gözlü. Yapışık ve kirli saçları alnına düşüyordu. Ama gene de bu gözler, kişiliğinin bütününü niteleyen o çirkinliği bastırıyordu: güzel, kestane renkli gözlerdi bunlar, İnce, uzun uzun baktı ve Pavuna’nın gözlerini tanıdı. Voyvodalar bağırıyorlardı: -İşte getirdik. Ne yapalım onu? Diri diri derisini mi yüzelim, yoksa kazığa mı çakalım? İnce, bir kelime söylemeden, acıyla gözlerini yarı kapadı. Ölüm, yüzüne daha da sakin bir ifade vermişti. Birkaç saniye sonra gözlerini tekrar açarak dedi ki: Pek çok anayı ağlattım ben... Şimdi de sıra bende. Bu çocuğa hiçbir kötülük etmeyin! Saçının bir teline bile zarar gelmesini istemiyorum. İşte arzum, emrim budur. –Kesesini uzatarak ekledi.- ona şunu verin. Şimdi güle güle gitsin... Kırcalıların doldurduğu avluda Barutçu Siyaro’nun sesi duyuldu: -Öldü mü? Yok, olamaz bu! Durun da gideyim yanına. Ona diyin ki, karısını getiriyormuş diyin. Ona Pavuna’nın geldiğini söyleyin! Hafifçe doğrulmuş olan İnce, tekrar sırtüstü düştü. Avluda bir kadın, tiz bir çığlık atmıştı. Voyvodalar sıçradılar, İnce’yi doğrulttular, ona seslendiler, sesini duyurması için yalvardılar. İnce ölmüştü... *** *** *** *** *** *** Belki sizlere bir fikir verir. NOT : ORİJİNAL METİN BULGARCA OLUP TÜRKÇEYE ÇEVRİLMİŞTİR
__________________
Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz dizlerimizin üzerine çöktüğümüz için. Artık kalkalım ..!
Konu sxca tarafından (13.01.2009 Saat 02:50 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 230
Tecrübe Puanı: 14
![]() |
saolasın kardeş
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Mesajlar: n/a
|
Eline Emeğine sağlık
Bursa dan sevgilerimle |
|
|
|
#4 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Aug 2008
Mesajlar: 285
Tecrübe Puanı: 15
![]() |
emeğine sağlık hemşerim.Devamını da bekleriz.
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
Junior Member
![]() Üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 26
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
çok beğendim emeğine salık
|
|
|
|
|
|
#6 |
|
Mesajlar: n/a
|
harika kardesim emegine saglik sonuna kadars okudum
|
|
|
|
#7 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Feb 2010
Mesajlar: 137
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
çok güzel kardeşim teşekür ederiz bunlar yaşanmış olaylar gerçeklere saygı duyuyorum.saygılar.. BERGAMALI...
__________________
Hadi İnşallah Olacak Birşeyler...
|
|
|
|
|
|
#8 |
|
Member
![]() Üyelik tarihi: Jul 2008
Mesajlar: 58
Tecrübe Puanı: 13
![]() |
selamlar baba_sahintepe , senden bir ricam olacak özellikle bolu ve düzce hakkında bilgin var mı ?
|
|
|
|
|
|
#9 |
|
Junior Member
![]() Üyelik tarihi: Feb 2010
Mesajlar: 21
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
güzel yazı sürükleyici ama kayıt değil
|
|
|
|
|
|
#10 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 144
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
|
|
|
|
|
|
#11 |
|
Super Moderator
![]() Üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 572
Tecrübe Puanı: 10
![]() |
evet varmı?????
|
|
|
|
|
|
#12 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 144
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
bak çok yerin alındı bulunamayanları kimse ianamıyor belgeyle kanıtlandı ama kimse inanmıyor gerçek yerler çok karışık mesafeler yakın gözüküyor ama öyle degil bu yerlerde para yok hepsini volcan ayran pınarına dagıttı ben o yüzden diyorum kimse bulamaz tek belge bir kişinin elinde o bölgede 8 nçi bölge kimse inanmıyor kısmeti şansı olan bulur bu bir bilmece gibi bir olay
|
|
|
|
|
|
#13 |
|
Junior Member
![]() Üyelik tarihi: Feb 2010
Mesajlar: 21
Tecrübe Puanı: 0
![]() |
bulunsada bununla bulunmamıştır burada incenin düşündüklerini bile yazmışlar .bu hikaye tipi bir yazı kimin yazdıgınıda söylemişler
|
|
|
|
|
|
#14 |
|
Member
![]() Üyelik tarihi: Jul 2008
Mesajlar: 58
Tecrübe Puanı: 13
![]() |
bolu ve düzce hakkında bilgisi olan ve paylaşmak isteyen var mı
|
|
|
|
|
|
#15 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 136
Tecrübe Puanı: 9
![]() |
güzel hikaye olmuş emeğine sağlık diyorum ve sesli düşünüyorum bu yazılanlar diyelim o zamandan kalma kayıtlı belgeler herhalde ipten kazıktan kurtulan vahşi haydutlar yazmamıştır bunları yanlarında düşünceleri okuyabilen işinde usta entellektüel bi edebiyatçı gezdirip ona yazdırmıştır diye düşündüm ben düşünceleri okuyabilen diyorum çünki incenin düşüncelerini bile yazmış adam kayıtmıdır bilmem ama çok güzel film olur bundan veya bi roman
|
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|